Türkiye’de Çocuk Olmak

Armanc Sarya

Hayatımızın en güzel dönemlerini hep çocukluk dönemlerimiz olarak tanımlarız çoğu zaman. Çocuk olmak tertemiz hayallere sahip olup, hayata hayranlık ile bakmak demek. Yüreğimizin bolca umut ve coşku ile heyecan ile çarptığı anlar en çok da çocukluk dönemlerimiz değil mi? Yüzümüzden kocaman bir gülümsenin eksik olmadığı yıllar. Çocuk olmak deyince insanın aklına hep bu tür güzel şeyler geliyor. Çünkü çocuk olmak çok güzel. Gülmek en çok çocuklara yakışıyor, kendinden geçercesine kahkahalar atan bir çocuğu görünce hangimizin yüreğine sımsıcak bir duygu oturmuyor, hangimiz sevinmiyoruz?

Evet, gülmek en çok çocuklara yakışıyor ancak Türkiye’de çocuklar ağlıyorlar. Çünkü çocuklar daha çocukluklarını yaşayamadan hayatın en acımasız yüzüyle karşı karşıya getiriliyorlar. Türkiye’de çocuklar erken büyüyorlar. Erken büyümek zorunda kalıyorlar. Neden mi? Elbette ki birçoğumuz biliyoruz aslında bunun nedenini, çünkü bizler de daha çocuk yaşımızda erkenden büyümek zorunda kaldık. Çünkü bizler Kürt çocuklarıydık, çünkü bizler fakir halk çocuklarıydık, bizler işçinin-emekçinin, köylünün çocuklarıydık. Bizler babası ya da annesi faili meçhul ile katledilen insanların çocuklarıydık, bizler sürgün edilmiş, göçmenleştirilmiş insanların çocuklarıydık. Bizler sadece taş attığımız için hapislere atılan çocuklardık. Bizler Surlu, Cizreli, Somalı, Halepli çocuklardık. Bizler on iki yaşında on üç kurşun yiyen çocuklardık.

Bu gün Türkiye’de öyle bir yaşam sistemi oluşturulmuş ki, fakirlik, açlık, savaş, taciz, tecavüz, şiddetin her türlüsü yaşamın ayrılmaz bir parçası olmuş. Buna karşı çıkmak, böyle yaşamak istememek suç olmuş. Güzel bir yaşamı arzulamak dahi günah olmuş. İşte böylesi bir gerçeklikten en fazla zarar gören, bunun acısını en fazla çeken çocuklar oluyor. Binlerce çocuk küçük yaşta en ağır işlerde çalışmaya başlıyor. Çocuklar artık ninni seslerinden çok silah sesleri ile büyüyorlar. Çocukların karşısına canavarlar artık masallarda değil, sokak başında bir polis, okuldaki bir tecavüzcü ya da bir çocuk simsarı olarak çıkıyor. Birçok çocuk cinsel istismara uğruyor. Evinin bahçesinde öldürülüyor, cenazesi günlerce sokak ortasında kalıyor. En son Samsun’da on iki yaşında cinsel istismara uğrayan çocuğun hayatına son vermesi vicdan ve ahlak sahibi her insanın yüreğine bir taş gibi oturdu. On iki yaşında bir çocuk böyle bir ahlaksızlığı, vicdansızlığı, onursuzluğu kabul edemedi ve buna karşı tepkisi canına kıymak oldu. Bu bir feryattı, bu bir isyandı. Peki, bunun sorumlusu kim? Elbette ki kurulu bu düzen ve onun yaratıcıları.

Bu vahşi sistemin kurucuları şimdi de yeni çocuk ceza evleri açarak, bu vahşete devam ediyorlar. Türkiye’de çocuklar için eğitim alanları, geliştirici oyun alanları, hayallerini gerçekleştirmek için, yeteneklerini sergileyebilmeleri için gereken yaşam ortamları oluşturulacağına cezaevleri inşa ediliyor. Şöyle bir düşünürsek açığa çıkan durum şu; daha çocukken hayatla bağını koparmak, çocukken kişiliğini yok etmek, insanlıktan çıkarmak. Bu gün Türkiye’de binlerce çocuk günümüzün Dehaklarına kurban ediliyor. Çünkü sistem özgürlüğün çocukluktan başladığını biliyor ve özgürlüğü daha çocukken boğmak istiyor. Bu öyle bir zihniyet ki kendi çocuklarını bir suçlu olarak görüyor ve kendi çocuklarını aslında suça teşvik ediyor. Bir ülkede çocuk yaşta suç işleme oranı artıyorsa bundan çocuklar değil, bu sistemin yaratıcıları ve uygulayıcıları sorumludur. Kimse çocuk yaşta suç oranın neden bu kadar artmaya başladığını sormuyor. Kimse çocuklarımızı neden sistem karşısında bu kadar savunmasız ve korumasız bırakıyoruz diye kendini sorgulamıyor.

Bizler 13 yaşındaki Cemile’yi unutamayız. Adana Pozantı ceza evinde yaşanan vahşeti unutamayız. Roboskili çocukları unutamayız. Bu dünya, bu ülke çocuk cezaevleri ile değil, çocuk gülüşleri ve hayalleri ile dolmalı. Çünkü özgürlük çocuklukta başlar…

Schreibe einen Kommentar