JİNEOLOJİ VE ETİK

ARMANC SARYA

Etik, sözcük itibariyle Antik Yunan dönemine tekabül eder. Toplumsal ilişkilerde uyulacak davranış normlarının akıl yürüterek, tartışarak geliştirilmesidir. En genel anlamıyla iyinin, iyi olanın, iyi davranışların doğasını, özünü ve kaynaklarını araştıran; insan için iyi bir yaşam ne tür bir yaşamdır, nasıl bir yaşamdır, doğru bir yaşam nasıl gerçekleştirilir sorularına yanıt arayan felsefe dalıdır.

Antik çağda bir çok filozof, düşünür iyilik, güzellik, doğruluk, erdemlilik, bilgelik gibi konular üzerine fikirler ortaya atmış, tartışmalar yürütmüş, yorumlar yapmış ve kendi felsefi bakış açılarına göre ahlak felsefesi adı verilen bir disiplin oluşturmuşlardır.

Köklü bir ahlaki öğreti geliştiren filozoflardan olan Sokrates’e göre etiğin kaynağı bilgi yani doğru bilgidir ve bu bilginin kaynağı insanın içindedir. Kendini bil ilkesi etik anlayışının temelini oluşturur. Sonrasında Platon ise bu görüşe metafizik değerler katmış, asıl ahlakın idealar dünyasında olduğunu söylemiştir. Platon’a göre sürekli değişen fenomenler yerine, değişmeyen idealar gerçek bilginin kaynağıdır. Ahlakın temeline devleti koyan Platon, aristokrat sınıfı bunun temel öznesi yaparken, diğer sınıflar ve kadını ahlakın bir parçası olarak görmez. Bu durum Aristo’da da benzer şekildedir. Aristo’ya göre erdem, her ikisi de erdemsizlik olan iki uç arasındaki orta noktadır. Örneğin cömertlik bir erdemdir ve savurganlık ile cimriliğin orta noktasıdır, denge halidir. Aristo için amaç, daima dengeli bir kişi olmaktır. Bu da erkek için geçerli bir durumdur, felsefesinde topluma ve kadına yer yoktur.

Daha sonrasındaki dönemlerde dinin de etik üzerinde etkisi olmuştur. Bir çok husus dini değer yargılarına, öğretilerine göre ele alınmıştır. Yeni çağ düşünürleri de etik üzerine görüşler bir çok farklı görüş sunmuştur. Thomas Hobbes materyalist felsefeye göre bir etik anlayışına sahiptir. Bireyin öncelikli hedefi kendi varlığını korumak ve sürdürmektir, bencillik insanın doğasında vardır, bireysel bencilliğin toplumun çıkarlarıyla örtüşmesi olumlu sonuçlar doğurur, bireysel bencillikle toplumun çıkarının örtüştüğü noktalar erdemlerdir. Spinoza’ya göre ise kişi doğal durumunda tutkularının esiridir, aklının yardımıyla bu esaretten kurtulabilir. Bu sebeple aklî davranmakla ahlâkî davranmak aslında aynıdır. Liberal düşüncenin öncülerinden biri olan John Locke ise deneysel felsefesinden hareketle ahlâkî olguların da deneyimlerin ürünü olduğunu ortaya koyar. Ona göre insan zihni boş bir levha gibidir, deneyimler ve tecrübeler bu zihniyetin gelişiminde başat rol oynarlar. Kant için etik; davranış, eylem ve tutkuların bulunduğu düzlemde değil fenomenlerin ötesindeki düzlemde yer alır. Mevcut görüşlerden daha farklı görüş Nietzsche’nin görüşlerdir. Mevcut ahlak görüşlerinin, daha doğrusu batı ahlak anlayışının sorunlu olduğunu belirtir. Bu ahlak anlayışının toplum ve insan gerçeğini yansıtmadığını söyler. Yeniden ele alınması gerektiğini belirtir. Ulus devlet olgusunun toplumun felaketi olacağına dair bir çok tahlili olmuştur.

Etik alanının tarihsel seyrini incelediğimizde bir çok görüşte kadına, topluma, ezilen sınıflara yer verilmediğini görüyoruz. Etik anlayışı sınıfsal ve cinsiyetçi bir bakış açısı temel alınarak oluşturulmuştur. Oysaki ahlak olgusu antik çağ döneminden bin yıllarca yıl önce toplum içinde var olan bir olgudur. Yaşamın ahlakını oluşturan toplumun yaşamı hakkında karar verme ve uygulama gücüdür. Toplumun kendisi nasıl yaşayacağına karar verir. Böyle bir toplum karar alma ve aldığı kararları uygulama boyutuyla ahlaki ve politik toplumdur. Daha doğrusu toplum ahlaki ve politiktir. İyi olan, doğru olan, güzel olan nedir sorularına toplumun kendisi cevap verir. Ahlaki politik toplum gerçeği kadın etrafında gelişen, özgür eş yaşamın olduğu toplumu ifade etmektedir. Özgür eş yaşam ölçüleri hayatın her alanında belirgindir. Toplum içerisinde kadının kadınla, erkekle, çocukla, toplumun doğayla ilişkisinde esas alınan ölçüler ahlakı oluşturan ölçülerdir. Örneğin bir klan içerisinde besinin nasıl paylaşılacağı kadının paylaşımcılık anlayışı ile gelişir. herkese eşit düzeyde ya da ihtiyaçlar temelinde dağıtılması ahlaki bir ölçüdür.

Böylesi bir toplumsal aşamada ahlakın doğuşu özgürlük ile bağlantılıdır. Özgür düşünebilmenin, karar verebilmenin, neyin iyi ve doğru, neyin ise yanlış ve kötü olduğunu bilme toplumun bilme düzeyiyle bağlantılıdır. Toplum doğası bu gerçeği açığa çıkartır. Bu yanıyla etik demokrasi ile de ilişkili bir alandır. Çünkü demokrasi de toplumun karar verebilme ve uygulayabilme gücü üzerinde gelişir. Demokratik alanlar toplumsal ahlakın güçlü olduğu alanlardır. Tarihte doğal toplum süreçleri incelendiğinde bunun bir çok örneği ile karşılaşırız.

Ancak sonrasında gelişen devletçi uygarlık dönemi ile ahlaki ve politik toplum ölçülerinde büyük aşınmalar yaşanmış, bu aşınmalar zihniyetten başlayarak tüm toplumsal yaşama etkide bulunmuştur. Günümüz açısından değerlendirirsek ahlak olgusunun kendisi sorunlu bir durumdadır. Ahlakın en çok aşındırıldığı alan eş yaşam alanıdır, buradan başlayarak toplumsal her dokuya yayılmış, bilgi dünyası da bunun üzerinden şekillenmiştir. Günümüzde bir çok bilme doğrunun yanlışlanması üzerindendir. Zihniyet anlamında ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Bilimin etikten bu kadar uzak düşmesi iktidar ile olan bağından kaynaklanır. Ahlaki ölçülerin neye göre, nasıl olduğu tartışma konusudur. Kadın ve toplum yok sayılmakta, nesneleştirilmekte, değersizleştirilmekte ve bunlar bilimsel tespit olarak lanse edilmektedir. Özellikle kadının eksik, güçsüz, akılsız olduğunun bilimsel tespitini yapma yarışına girilmiş gibidir. Örneğin Freud’un Ödipus kompleksi teorisi Adem ile Havva hikayesinin bilimsel yorumu gibidir. Yine bilimleşen ekonomi alanında kadın emeğinden hiç bahsedilmeyişi de cinsiyetçiliğin yansımasıdır. Pozitivist bilim içerisinde eş yaşam alanının ahlaki düzeyi sürekli düşürülmüştür. Bilimciliğin temelleri de egemen ve kurnaz erkek-köle kadın diyalektiği üzerinden kurulmuştur. Toplumun bilgi-bilme algısı da bunun üzerinden oluşturulmuştur. Pozitivist bilimlere damgasının vuran zihniyet cinsiyetçilik, milliyetçilik, dincilik ve liberalizm üzerinden şekillenen bir zihniyettir. Bu yüzden bilimin toplumu ele alış biçimi, kadını ele alış biçimi etik değerlerden uzaktır.

İşte bu yüzden jineoloji için etik önemli bir alandır. mevcut etik anlayışının sorunlu olduğunu belirtmiştik. Bu açıdan jineolojinin esas alacağı etik anlayışı özgürlük ahlakı üzerinden olmalıdır. Temel ölçü özgürlük ölçüleridir. Jineoloji yöntem olarak bir mercek gibi bilimde, toplumda görünmez kılınmış gerçekleri gün yüzüne çıkarmak, beraberinde bilimi özgürlük ahlakı süzgecinden geçirerek neyin toplum için iyi, neyin ise topluma zarar verdiğinin tespitini yapmak durumundadır. Bilim içinde de neyin doğru, neyin yanlış olduğu ortaya çıkarılmalıdır. Bu durum da kadının doğru tanımlanması, beraberinde toplumun doğru tanımlanması üzerinden gelişebilir. Doğru tanımlanma ise insan doğasının, kadın doğasının, erkek doğasının çarpıtılan yanlarının tekrardan toplumsal hakikat ile buluşması ile olabilir. Bu açıdan etik alanın bilime yedirilmesi hususunda ilk ele alınması gereken konu eş yaşam alanıdır. Çünkü toplum açısından ahlaki politik toplumun tersine gidişatı eş yaşam alanının, çarpıtılması, kadının köleliştirilmesi üzerinden gelişmiştir. Buradan yola çıkarsak bütün sosyal bilim disiplinleri açısından kadın gerçeğinin yeniden ele alınması, bunun özgürlük ölçüleri temelinde değerlendirilmesi gerektiği açığa çıkmaktadır. Kadın bilmelerine gereken değer yeniden verilmek durumundadır.

Ahlaki ilkeler aynı zamanda doğru olmayanın eleştirisi üzerinden gelişir. Bu açıdan jineoloji mevcut bilimin etikten uzak yanlarının güçlü bir eleştirisini geliştirebilmelidir. Örneğin bilimin sorunlara, ya da sorulara çözüm üretmesi gerekirken sorunların kaynağı olan bir pozisyonda olması bilim açısından etikten ne kadar uzaklaştırıldığının bir göstergesidir. Bilim etik ölçülerini ortaya koymalıdır. Bilimin tarafsız olduğu söylemi doğru bir söylem değildir. Bilimsel düşünce içinde bulunduğu toplumun değer yargılarından etkilenir, ona göre şekil kazanır. Bu yüzden toplumun hangi ahlaki ölçüleri esas aldığı çok önemlidir. Bilim toplumsal doğrular üzerinde mi gelişecek, yoksa iktidarın belirlediği kıstaslar üzerinde mi gelişecektir? Bilim güçtür anlayışı beraberinde neler getirmiştir? Toplumu nesneleştiren bir bilim toplumsal bir güç olabilir mi? İktidar elinde şekillenen bilim ne tür toplumsal felaketlere yol açmıştır? Kadını yok sayan bir bilim doğru bir bakış açısına sahip olabilir mi? gibi bir çok soru bilimin cevaplaması gereken sorulardır. Jineolojik bakış açısı bu soruları cevaplayabilecek bir farkındalığa sahiptir

İşin özüne bakarsak bu gün bilim disiplinleri dediğimiz alanların hepsi ilk başta kadın etrafında gelişen toplumsallık ile biçim kazanmıştır. Kadın eli ve aklı ekonomiyi, sağlığı, eğitimi, politikayı, tarihi, ahlakı, güzelliği, edebiyatı, sanatı geliştirmiştir. Bunlara etik ve estetik değer katan kadının değer yargıları, dolayısıyla toplumun değer yargıları olmuştur. Günümüzde ise bilim hem etikten hem de estetikten uzaktır. Bu açıdan bilim tekrardan güncel yaşam ekseninde kadın ve erkeğin bütünsel düşünce yapısı ile ele alınmalıdır. Jineoloji bu açıdan kadın bakış açısının etik değerlerini mevcut bilime yedirme rolünü oynayabilir. Bu da etik değerlerin jineolojik bir bakış açısıyla tanımlanması ile başlayabilir. Bu tanımlama kadın etrafında örülen toplumsal ilişkiler ve bilgi birikimleri üzerinden yapılmalıdır.

Jineoloji nasıl bir yaşam, nasıl bir toplum, nasıl bir eş yaşam, nasıl bir insan doğa ilişkisi, nasıl bir bilim sorularını değerlendirmekle sorumludur. Rêber Apo yıllar önce nasıl yaşamalı sorusunu bir ilke olarak önümüze koydu. Yine özgür bir kadının hangi ilkeler çerçevesinde bir yaşam oluşturacağını defalarca belirtti. Bu ahlaki bir ölçüdür. Rêber Apo’nun ahlak konusundaki değerlendirmelerinin temeli toplumsallık üzerinedir. Ahlakın temeline toplumu, toplumun temeline ahlakı yerleştirmektedir. Bu perspektif jineolojinin de etik anlayışını ortaya koymaktadır. Jineolojinin etik anlayışı toplumsallık üzerinden oluşmaktadır. Bilimde etikten kopuş toplumsallıktan kopuş ile başlamıştır. Bu yüzden bilimin etik değerlerini oluşturması daha fazla toplumsallaşması ile olacaktır.

 

Schreibe einen Kommentar