Güzel Olmak

Zozan SİMA….

 

Güzel olan nedir? Sevgiye değer ve layık olan nedir? Daha çok sevilmesi gereken kimlik ve kişilik hangisidir? Sevgiye yol açan tutuma kim sahiptir? Güzelliği, daha iyi sevilebilecek olanı arayabilmeli, ortaya çıkarmalı ve geliştirmeliyiz. Saflarda kalış gerekçeniz, sevgi ve güzellik kaynağı olabilmektir. (Önderlik)

Estetik sadece felsefenin ve sanatın alanına sıkıştırılmamışken, erkeklerin arzularına hitap edecek kadın bedeni olarak da algılanmazken yaşama değer katan, güzelleştiren her şey kutsal ve güzel sayılırdı. Önderlik “Ahlâki ve politik toplum dışındaki güzelliği güzellik saymıyorum. Güzellik ahlâki ve politiktir!” tanımı ile bunu çok güzel ifade ediyor. Hele de iktidar ve devletin ortaya çıkışı ile birlikte ancak mücadele ederek, nefsini terbiye ederek korunur oldu güzellik ve iyilik. Zerdüşt’ün iyi düşün, güzel söyle, doğru yap ilkesi ile çizdiği yolda Mani, Buda, Konfüçyüs, Sokrates bu değerleri savunan fikirleri geliştirdiler.

Tüm halkların kültürlerinde ortaya çıkan kahramanlar, inanılan peygamberler, tapınılan totemler, tanrıçalar, tanrılar, dinler, mezhepler güzelliğin, iyiliğin ve doğruluğun yolunu gösterirdi insanlara. İnsanlık tarihinde en uzun dönem yaşamın tüm kutsallarının kadında cisimleşmesi ve toplum içinde kadınların bu kültürü temsil etmesinden kaynaklı kadın hep güzellik kaynağı olarak görülmüştür. Çok eski çağlarda tür olarak insan neslinin dünyada yaşama olanaklarının sınırlı olduğu dönemlerde üreme, beslenme ve korunma olanaklarını arttıran şeyler kutsanmıştır ve güzel bulunmuştur. Paleolitik ve Mezolitik dönemden kalma arkeolojik eserler arasında en fazla dikkati çeken ve üzerinde çokça tartışılan ise Venüs denilen kadın heykelleri bunun cisimleşmiş halidir. Beslenme olanaklarının sınırlılığı ve göçebe yaşam düşünüldüğünde hiç de şişman olma olanağına sahip olamamasına rağmen doğurganlığı kutsamak ve yaşamdaki belirleyici rolünden dolayı Venüs’ler toplumun kutsallık ve güzellik değerlerinin sembolü olmuştur. Koca karınlı, memeleri kalçalarına sarkacak kadar büyümüş heykelcikler, doğum yapmak üzere olan kadınları temsil eder.

Neolitik dönemin başlangıcı olan M.Ö 6500’lere tarihlenen daha büyük ölçülerde ve daha güçlü gösterilen kadın heykellerine ise Ortadoğu coğrafyasında rastlanır. Bunlar arasında en eski olanlar Çatal Höyük’te bulunan M.Ö. 6500 ve 5600 yıllarına ait kadın kabartmalarıyla bezenmiş evlerdir. Bu kabartmalardaki kadınlar ya hamiledirler ya da çok iri göğüsleri vardır. Önderlik “Neolitik devrim… Fırat, Dicle ve Zap’ın doğduğu yerde gelişmiştir. Buralarda başlar ve Çatalhöyük’e kadar gider. İlk tarımı ve hayvancılığı kadın geliştirir. Örneğin iki leoparla tek başına kendisini korur. Oralarda yapılan kazılarda hep kadın heykelcikleri çıkar, çünkü orada kadın egemendir” belirlemesi ile Çatalhöyük’teki heykellerin kaynağına dikkat çeker. Tahta kurulmuş ve ellerini yanında duran iki panterin başına koymuş ünlü Potnia hem bir ana hem de doğanın hâkimidir. Bir arkeoloğun deyimiyle neolitiğin başlangıcından tek tanrılı ve erkek dinlerin ortaya çıkışına kadar çiftçi ve çobanların umut kaynağı olacak binlerce başka kadın tanrıçanın anası olmalıdır Potnia.

Daha sonraki dönemde de kadına dayalı tarım toplumları için güzellik, bereket, iyilik ve doğruluk tanrıça inancında anlam bulmuştur. Sümerlerde İnanna, Akadlarda İştar, Kenan’da Astarte, Hurrilerde ve Hitit’de önce Kubaba daha sonra Kibele, Arap Yarımadasında el-Uzza, Mısır’da İsis, Latin kültüründe Demeter, Yunanda Afrodit ortak sembol, ritüel ve isimler almıştır. Hepsi bereketin, aşkın, güzelliğin tanrıçalarıdır. Önderlik İnanna-Afrodit geleneğinin güzelliğini, cinsiyet cazibesini ve fiziki gücünü henüz yitirmemiş kadını temsil ettiğini ifade eder. Burada tanrıçada temsil edilen toplumun tarım geleneği, ahlaki-politik yaşam biçimidir. Bu kültürün güçlü olduğu yerlerde kıran kırana bir mücadele yürütüldüğü, hala ahlaki-politik toplumdan kalan kalıntı kültürlerde tanrıça kültürünün izlerine rastlamak mümkün.

Başlangıçta tanrıçanın yanında esamesi bile okunmazken, önce onun küçük oğlu, ardından kocası olarak beliren tanrılar çıkar ortaya. İnanna’nın yanında Dumuzzi, İştarın yanında Temmuz, Astarte’nin yanında Baal, Kibele’nin yanında Attis, İsis’in yanında Osiris, Afrodit’in yanında Adonis. Kutsal evlilik ritüeli olarak baharın başlangıcında kutlanan ve tanrıçanın kendisinin seçtiği eşlerden oluşan bu birleşmede etkin olan yine tanrıçalardır. Onun güzelliğine ve bereketine methiyeler dizilir. Sonbahar geldiğinde doğanın yerin altına çekilmesini simgeler biçimde Dumuzzi, Temmuz, Baal, Attis, Osiris ve Adonis baharda tanrıça ile buluşunca dirilmek üzere ölürler. Bu mitolojik anlatımlar günümüzde hala anlatılan Leyla ile Mecnun, Mem u Zin, Kerem ile Aslı, Tahir ile Zühre, Yusuf ile Züleyha, Arzu ile Kamber, Siyabend u Xece hikâyelerinde yansır. Efsaneleşen aşk hikâyelerinde methiyeler dizilen güzel kadınlar aslında yaşam ve güzellik kaynağı olan tanrıçalar ve onların zamanlarına duyulan özlemdir. Bu nedenle bu hazin aşk hikayelerinde aşk hep kötülüklerin saldırılarına uğrar, sevenler bu kadar kötü bir dünyada kavuşamazlar ancak aşkları gerçek güzelliğin kaynağını gösterir. Bunun için şöyle seslenir birbirlerine Ferhat ile Şirin;

“Eksiksizi ben sende gördüm ancak/Bundan sonra eksiksizi yaratmayı umamam/İlk yenilgim en yüce yenilgimdir/Artık Ferhat’ın işi tamam…/Şirin karşı durdu Ferhat’ın sözlerine./ Dedi ki:…Artık yüklendik ya yaratmayı/Bütün güzellikler bizden sorulacak/İyiyi ve doğruyu yüklendik ya/Düşüncemiz her zaman sonsuzu arayacak/Bütün yarattığını sil istersen/İstersen yeniden koyul yaratmalara/Kendini azalmayacak bir tutku say istersen/Yürü bizi bekleyen zamanlara/ Güzelliğimi aşmanı isterim/ Yalnız kalmak istemem ben doğada/ Kendimi yarattıklarınla anlayayım/ Daha yüce güzellikler ver bana…

Güzellik uzun bir dönem kolektif değerler biçiminde anlam bulmuştur. Cesur olanlar, fedakar olanlar, mütevazi olanlar, komünal yaşayanlar, haksızlıklara boyun eğmeyenler güzel bulunmuştur. Yaşamda güzel, iyi ve doğruluğu öğretebilmek adına pozitivist bilimle zehirlenmeden önce zihinlerimiz, toplumun en güçlü eğitim kaynağı olan hikayeler, destanlar, dengbejki stranlar, şiirler, deyişler bunları öğütlemiş ve övmüşlerdir. Herkes kendine pay çıkarmış bu dinlediklerinden. Ancak giderek değişmiş güzellik algısı. Hele günümüzde daha da vahim bir hal almış durumda.

Günümüzün güzellik algısına yön verenlerden biri de Aristo’dur. O, güzelliği matematiğin ideal sayı ve oranları ile tanımlamış. “Güzel olan kavranabilir olmalıdır ve bu da oran ve ölçü ile ilgilidir” demiş. Bunun da matematikteki altın oran olduğunu iddia etmiş. Yüzün, bedenin, sanatsal eserlerin güzelliğinin kaynağında bu oranın olduğuna kanaat getirmişler de kadın ve erkek bedenlerini buna göre resmedip, heykeller yapmış Yunan, Roma, Rönesans sanatçıları. Leonardo da Vinci’nin Monalisa resmi buna göre yapılmış. Bir yanıyla güzellik idealleştirilmiş ve sanata yansıtılmış ancak diğer yanıyla güzellik giderek sadece biçime indirgenmiş ve sanatta bir akım haline getirilmiş. Onun özellikle doğu felsefesindeki “iç güzellik” yanı bir yana bırakılmış. Sadece göze hitap eden, form kazanmış olan güzellik anlamlı bulunur olmuş.

Günümüzde ise ‘altın oran’a uygun yüzlere ulaşmak için çamurdan yoğrulur gibi kesilip biçiliyor estetik cerrahlar tarafından yüzler, bedenler. Yağlar çekiliyor, silikonlar yapılıyor da canlı beden taştan heykele uyduruluyor. Kadını ‘eksik, erkekten aşağı’ bir yaratık olarak tanımlayan Aristo’nun güzellik tanımı ile belirlenmiş oranlarla tanımlanıyor güzellik, daha doğrusu kadın güzelliği. En ideal kadın bedeni ölçüsünün 90-60-90 olduğu iddia edilerek bunun dışındaki bedenler kusurlu sayılıyor. Fizyolojik olarak bu ölçülerdeki bedenin sağlıklı olmadığı gibi, o kadar ince bir bele karşılık belirtilen ölçüde bir kalça ve göğüs oranının çok nadir olacağı ya da olamayacağı biliniyor oysa. Buna rağmen tüm kadınların sahip olamayacakları bu ideal form için çabalaması, zamanını buna harcaması sağlanıyor. Bir kısım kadın bu ölçüler için yaptığı rejimler nedeniyle sağlığını yitirirken, az yemenin etkisi ile psikolojik olarak depresif hastalıklara yakalanıyor bazıları da. Kendini bu idealize edilmiş ölçülere kavuşturamamış kadınlar ise ömür boyu bunun kompleksini yaşamaya mahkûm ediliyor. Yaşamın doğal döngülerinden olan yaşlanmaktan, olgunlaşmaktan korkar oluyor insanlar. Her yaşın güzelliğini yaşamak yerine kaybedilmiş gençlik ve güzelliğin peşinden yas tutuluyor. Aynaya bakıldığında yüzdeki her çizgi için, saçlardaki her beyazlık için acı çekiliyor.

Yaşamı güzelleştirmediğimiz sürece tüm güzellikler tehlikededir oysa. Güzel bir ormanlık alan, şırıl şırıl akan bir ırmak, bir deniz kenarı aç gözlü sermayedarların hedefidir. Ve gün be gün beton binalarla, barajlarla tüketiliyor doğanın güzellikleri. Çünkü savunmasızdır. Güzel bir kadın babası tarafından zengin birine satılacak bir mal, psikopat bir koca için tüm yetersizliklerini tatmin edeceği bir nesne, piyasa için çok para getirecek bir metadır. O da savunmasızdır. Güzel bir kadını ruhuna dua okuyarak öldürdü erkek arkadaşı bundan birkaç gün önce. IŞİD’in elinden kaçan bir Ezidi kız “en güzel olanları sattılar” diye acıyla anlatıyordu arkadaşlarının başına gelenleri. Yani bu kadar çirkinliğin içinde savunmasız, örgütsüz kalmış güzellik ya cinayet ya da tecavüz sebebi olur ancak. Bu nedenle güzelliği kolektif yaşamamız, bunun da alanlarını yaratmamız gerekir. Siyaset, ekonomi, kültür ve yaşamın her alanında estetik ve etik değerlerimizi hâkim kılabilirsek gerçek anlamda güzelliğe ulaşır, güzelliği yaşayabilir, güzellik kaynağı olabiliriz.

Bu açıdan yaşamı güzelleştirmek etrafımızdaki çirkinliklerle, yanlışlıklarla, kötülüklerle savaşmakla gerçekleşir. Hele de kadınlar olarak yaşamı güzelleştirme sorumluluğumuz bize farz kılıyor bunu. Çünkü en büyük mağduru bizleriz çirkinliklerin. Beritan arkadaş (Gülnaz Karataş) Rubarok eyleminde düşman mermisinin yüzünde açtığı yarayı “Bak nasılda güzelleşiyor insan ve ne kadar güzelleştim ben” diyerek en güzel biçimde ifade etmiştir. Savaşarak güzelleşmek dışında seçeneğimizin olmadığını çok erkenden farkedenlerdendir Beritan yoldaş. Her halde bu son günlerde yaşadıklarımız da bunun dışında seçeneğimizin olmadığını çok daha net koymuştur ortaya. Burada kastettiğimiz silahla savaşmak değil tek başına. Siyaseti demokratikleştiren kadınlar, halkları-kadınları canları pahasına savunan kadınlar, kendini ve etrafını eğiten kadınlar, komünal yaşayan kadınlar, ekolojik dengeyi koruyan kadınlar, çocuklarını anadillerinde ve özgür bir ülkede yaşatma mücadelesi veren kadınlar… ve daha niceleri de mücadele ettikçe güzelleşen kadınlardır. Bu kadar çirkinliğin, yanlışlığın ve kötülüğün olduğu dünyada çirkinliğini boyalar ve estetiklerle tamir eden süper sarışınlar değil, ancak mücadele ederek yaşamı savunan kadınlar yaratabilir güzelliği. IŞİD zulmüne karşı savaşan genç kızlardan daha güzeli var mı şu sıralarda…

Schreibe einen Kommentar