AHLAKİ VE POLİTİK BİR TOPLUMLA EKOLOJİK YAŞAMLAR

SEMA AMED

Günümüz dünyasında ekoloji sorunu toplumun temel ve en yakıcı sorunlarından biri haline gelmiştir. Erkek egemenlikli uygarlığın gelişmesiyle birlikte toplumun özgürlük, zihniyet, ekonomi, kadın, din vb. bir çok sorunu ortaya çıkmıştır. Fakat kapitalizmin gelişmesine kadar tarihsel toplumun böylesi ve bu düzeyde bir sorununun olmadığını görebilmekteyiz. O halde ‘Özellikle kapitalizmin gelişmesine kadar neden böyle bir sorun yoktu da ondan sonra başladı?’ gibi bir soruya yanıt aramakla başlamak konuya doğru bir giriş yapmak açısından önemli olacaktır. Aynı zamanda verilecek cevaplar ve çözüm arayışları için de doğru yerden başlamak anlamını verebilecektir.


Kapitalizmin gelişmeye başladığı döneme kadar insanlık için doğa canlı ve organik bir yapıya sahipti. Doğayı tahakküm altına almak gibi bir arayış ya da davranış yoktu. Doğa her hâlükârda insanlığı besleyen kutsal ana, temel kaynak olarak bilinirdi. Ona göre yaklaşılır, üretim daha çok toprağa bağlı yapılırdı. Doğa anadan sağlanan ürünler insanlığı beslemeye yeter de artar durumdaydı. Zanaatçılık da bu paralelde gelişen, daha çok toprak kaynaklı üretime destek sunan, rahatlatan, geliştiren ve ürünlerini değerlendiren meslek gurupları olarak toplumun belli bir kesimi için geçim kaynağı durumundaydı.

Yaşam tamamıyla doğa eksenli gelişirdi. Mevsim, ay, gün-gece hesaplamaları, tarıma göre hesaplanırdı. Bayramlar, kutlamalar, düğünler doğa ananın bereketine göre düzenlenirdi.

Artık ürüne el koyma, daha çok kar elde etme, toplumun sınırlı bir kesimi tarafından yapılırdı. İktidar da zaten büyük oranda bu artık ürüne el koyma üzerinden gelişti.

Kapitalizmin gelişmesiyle birlikte bilim de büyük bir hızla gelişmeye başladı. Öncülüğünü R. Bacon, R. Descarteslerin yaptığı pozitif bilimlerde devasa gelişmeler, teknolojik ilerlemeler yaşandı. Doğanın sırlarını keşfetmek adına doğa üzerinde tahakküm geliştirilmeye başlandı. Bu zihniyetle birlikte kadın da ölümcül darbelere maruz kaldı. Cadı avları adı altında yüzbinlerce bilge kadın katledildi (katledilenlerin bir kısmı da bilge erkeklerdi). Böylece tarih boyunca kadınların öncülüğünde gelişen bilim erkeklerin tekeline girmiş oldu.

Fizik, matematik, kimya, biyoloji vb. pozitif bilim yöntemlerinin, kurallarının (indirgemecilik, düz ilerlemecilik, cansız nesne yaklaşımı, genellemecilik) tarih, felsefe, sanat, psikoloji, sosyoloji vb. sosyal bilimlere uygulanmasıyla birlikte bilim, bilimcilik olmaya başladı. İnsanı ve doğadaki her varlığı özne-nesne olarak ayrıştırıp sınıflandıran pozitivizm, insanlığın zihniyetine karabasan gibi çöktü.

Milliyetçilik, dincilik, ulus-devlet ve endüstriyalizm, kapitalizmin temel ideolojileri olarak insanlığı, doğa anayı katletmenin, soykırımlardan geçirmenin ideolojileri oldular.

Bilim ve teknolojinin gelişmesi endüstriyi de canlandırdı. Toprağa bağlı üretim biçim yerini fabrikasyon üretim tekniklerine bıraktı. Sermayedarlar, kısmen aristokratlar, burjuvazi sınıfı oluşumuna doğru evrilip endüstrinin hızla ilerlemesiyle azami kârlar elde etmeye çalıştılar. Endüstriyalizmin oluşmasının sınıf önderleri konumunda olan burjuvalar büyük tekelleşmelere giderek vahşi kapitalizmin atını şahlandırdılar.

Üretimin fabrikalara çekilmesiyle birlikte kentler emekçi halk kesimlerinin cazip mekanları haline geldiler. Kentlerin nüfusları on yıllarla birlikte yüzbinleri, milyonları bulmaya başladı. Kentleşme olgusu böylece tarih sahnesinde belirginleşmeye başladı. Doğanın büyük oranda tahrip edilmesi de bu döneme tekabül etmişti.

Kapitalizmi ayakta tutan ideoloji liberalizm, kendi bireysel çıkarları uğruna diğer bütün insanlığı, doğayı tahrip eden, yok eden tekellerin gözde fikir savunusu oldu. Gözlerini azami kâr elde etme hırsı bürümüş belli bir kesim, tekeller, hiçbir ahlaki ilkeye duyarlılık göstermediler. Doğayı geri dönüşümsüz bir şekilde tahrip etmekten geri durmadılar.

Hammadde kaynakları elde etme uğruna dünyada ayak basılmadık, işgal edilmedik köşe bırakılmadı. Geniş orman alanları çölleştirildi. Fabrikalardan bırakılan kimyasal artıklarla dereler, nehirler, denizler, yeraltı suları kirletildi. Bu sulardan beslenen tüm canlılar da bu zehirlenmelerden paylarına düşeni aldılar.

Toplumsal doğada şimdiye kadar sadece buzullaşma, kuraklık, sel gibi doğal afetlerle birkaç türün nesli tükenmişti. Fakat kimyasalların üretimlerde, ilaçlamalarda kullanılmasıyla birlikte onlarca, yüzlerce böcek, balık, kuş vb. hayvanların nesilleri tüketildi.

Tarımsal alanlara zarar veren böcek gibi canlıları yok etmek amacıyla kullanılan ilaçlar tüm doğada zehirli atıklar bıraktılar. Üstelik bu ilaçlar sadece belli bir süreliğine bu canlıları yok etmeye yaramıştı. Kısa bir süre sonra böcekler ilaçlara karşı direnç kazanmaya başlamışlardı bile. İnsan bedeni üzerinde kalıcı zararlar bırakan ve kullanıldığı bir çok bölgede doğanın dengesini ciddi şekilde bozan böcek öldürücü DDT kimyasalı Amerika’da 1962 yılında yasaklandı. Fakat aynı kimyasal Batılı egemen zihniyete göre ‘Üçüncü Dünya Ülkeleri’ kapsamında değerlendirilen ülkelere pazarlanmaya devam edildi. Bu kimyasal, Türkiye ve Kürdistan da son yıllara kadar evlerde ve geniş tarım alanlarında kontrolsüz bir şekilde kullanılıyordu. Bu olay, ilaç tekellerinin aşırı kâr etme güdüsüyle insan ve doğa sağlığını hiçe sayan politikalarına dönük küçük ama çarpıcı bir örnek olarak gösterilebilir.

Dengesini altüst ettikleri doğa ana, kuraklık, çölleşme, seller, fırtınalar şeklinde bize dönmeye, daha doğrusu intikamını almaya başladı. Zaman zaman kıtlık sorunları baş göstermeye, binlerce insan açlıktan ölmeye başladı.

Belirtmekte fayda vardır ki ekolojik sorun kuşkusuz sadece endüstriyalizmden kaynağını almaz. Tekelleşmeler sorunun baş aktörü olarak tarih sahnesindeki rolünü oynamaktadır.

Toplumsal sorunların baş köşesine oturan ‘ekolojik sorun’un bu kısa, öz tarihçesi günümüzde sorunun boyutlarını anlama açısından bir özet mahiyetinde sunulmaya çalışıldı. Doğa felaket alarmı vermeye başladığından bu ürkütücü tablo karşısında duyarlı, demokrat, aydın, entelektüel, anarşist, feminist kesimler, sorunu ‘ekolojik sorun’ olarak tanımladılar. Ekolojik sorun, dünya gündemindeki yerini alıp özellikle son iki yüzyıldır hemen hemen tüm sosyal bilimlerin temel konularından biri olmuştur.

Felsefi anlamda çok kapsamlı analizlerin konusu olmasına ve muazzam bir entelektüel bilgi birikimine rağmen günümüze değin uygarlık tekellerinin vahşi doğa katliamlarının önünü almada yetersiz kalınmıştır. Gerek batı kaynaklı sosyal bilimlerin parçalı ele alma yöntemleri, gerekse de teorik boyutunun yaşamsallaştırılması, eylemsel kılınması anlamında yetersiz, sınırlı kalınması caydırıcı etkiyi yaratamamıştır. Önderliğimiz Özgürlük Sosyolojisinde; “…endüstriyalizm batağında yaşamayı sorgulamaksızın ve ondan vazgeçmeksizin de ekolojik mücadele yürütülemez. Yeni Hıristiyanlığın, İslâmiyetin ve reel sosyalizmin yaşadığı trajediler yaşamak istemiyorsak, ders çıkarmamız ve bilimsel-ideolojik, ahlâki-politik mücadeleyi doğru ele almamız gerekir.” saptamasıyla doğru bir mücadelenin en etkili yöntemlerini sunmaya çalışmıştır.

Sosyal bilimlere dönük köklü eleştirileriyle Jineoloji, kadının ve yaşamın felsefesini, sanatını, bilimini oluşturma ideasındadır. Temel toplumsal sorunların en kapsamlılarından olan Ekolojiyi bu bağlamda en geniş anlamıyla araştırma ve mücadele gündemine almaktadır. Kentleşmeye karşı eko-kentler, endüstriyalizme karşı eko-endüstri, robot teknolojiye karşı insan faktörü, ahlaki ve politik komünal toplum önermeleriyle entelektüel ve yaşamsal alandaki yerini daha şimdiden almaya başlamıştır.

Sosyal bilimlerin bütünlüğünü esas alarak, özelliklede etik ve estetik bilimlerinin felsefik yorumlarıyla elde edilen bir perspektifle yapılacak olan ekolojik mücadelenin, en etkili sonuçları alabileceği kanısındayız. Ahlaki ve politik olamayan bir toplum, kendi geleceğini tekellerin ellerine bırakmış demektir. Kendi toplumunun yönetimi, doğası, havası, yiyeceği, içeceği konusunda fikir sahibi olmayıp bu doğrultuda harekete geçmeyen, tutum sahibi olmayan bir toplumun yok olması işten bile değildir. Çünkü mekanı olmayan bir toplumun yaşaması düşünülemez.

Ekolojik sorunların sonuçlarını ortadan kaldırmaya harcanan emek ve finansın sorunların çıkmasını önlemede kullanılması gibi yöntemler çözüme çok daha fazla katkı sunacaktır. Kanser araştırmaları bunun en çarpıcı örneğidir. Kanserin en büyük nedeni olan kentleşmenin eko-kentlere dönüştürülmesi büyük oranda kanserin önünü alabilecektir.

Toprağıyla, bitkisiyle, hayvanıyla, tarımsal üretimiyle yeniden buluşan kadın, toplumu tam anlamıyla kurtuluşa doğru götürebilecektir. Eko istihdamla toplumda açlık ve işsizlik diye bir sorun kalmayacaktır.

Kadının özgür ve eşit olmadığı, siyaset yapamadığı bir toplumda ekolojik sorunların kronikleşerek canavarlaşacağı, toplumu yok etmeye doğru götüreceği oldukça çarpıcı bir gerçektir!

 

Schreibe einen Kommentar